Tiyatrodan sonra hayatla bağı en yüksek olan sanat sinemadır. Bu görüş genelde Doğu sineması özelde ise İran sineması öne sürülebilir. Günümüzde sinema her ne kapitalist sistemin al-tüket mantığına göre hareket etse de sinemanın gerçek gönüllüleri sinemanın hem metalaşmasını önlüyor hem de küreselleşen dünyada toplumların kültürel ve mimetik belleğine yeniden oluşum imkânı veriyor. İran sineması da son dönemde özellikle Yeni Dalga İran Sineması adıyla anılan yapımlar sayesinde kendi yolunu bularak modern dünyanın olmazsa olmazlardan sinemayı da kültürel belleğine aldı.  1969 İnek filmiyle başlayan Yeni Dalga İran Sineması ilk olarak taşranın doğaüstü gibi görünen ama insanlar için gerçekten başka olmayan konuları işleyerek başlangıç yaptı, bir dönem özellikler kadın ve erkek ilişkisinin sinemada işlenmesi uygun bulunmayarak özellikle çocukların dünyası işlendi. Avrupada İran sinemasının karşılık görmesi özellikle çocukların bakış açısı önemli oldu.  Yeni dalganın ikinci kuşağından olan Asgar Ferhadi çağdaşları gibi kadın-erkek ilişkisi, İran toplumunun dönüşümünü ele alarak İran sinemasının Batı’nın kendini tekrar etmekten bıkmayan sinemasına nazaran ne kadar özgün olduğunu defalarca ispatladı. Elly Hakkında(2009) filmiyle dikkatleri çeken Ferhadi, Bir Ayrılık(2011)  filmiyle artık İran sinemasının da dünya sinemasında söz sahibi olduğunu hem çağdaşlarına hem de Batının Doğunun her şeyde geri kaldı savının dile getirenlere gösterdi.

Ferhadi’nin büyük ilgi gören son filmi Satıcı ise Geçmiş(2013)   adlı filminde ele aldığı sırları, ikilemleri ve belirsizlikleri bir dönem Amerikan büyük yankı uyandıran Arthur Miller’in  Satıcının Ölümüyle sentezleyerek özgün bir yapım ortaya çıkarır.  Film diğer İran filmlerin aksine temelde kadın-erkek ilişkisini daha fazla açımlar ve bunu yaparken adalet sistemi, sansür, yozlaşma, suç, kadının çaresizliği, kader, intikam  gibi konuları da tiyatrocu çift ve çevresi üzerinde ele alır. Günümüz İran’ında geçen film tiyatro oyunun dekorlarıyla başlar, buradan izleyeceklerimizin tiyatroyla alakalı olduğunu hissene kapılırız. Rana ve Emad, Arthur Miller’in  Satıcının Ölümü adlı oyunu temsil eden ekipte başarılı performanslarıyla dikkat çeken bir çift, Rana, Linda’yı; Emad ise Willy oynayarak  oyun ile film arasında paralel bir kurgunun varlığını gösteriyor.  Her ne kadar tam olarak oyununla film birebir aynı içeriğe sahip olmasa da temsil edilen epizotlarla film sahnelerinin benzerliği dikkatten kaçmaz. Çift çökme tehlikesi geçiren evlerinden yeni bir eve  taşınmaya çalışmaktadır. Tiyatocu arkadaşları Babak onlara bir ev  bulur, Babak tiplemesi daha önce Ferhadi’nin diğer filmlerinde gördüğümüz “sır saklayan” kişi rolünü barındırır. Aslında evin eski sahibi kötü bir üne sahip dul bir kadındır. Filmin tamamında bu kadın hakkında bildiklerimiz yalnızca telefon görüşmeleriyle sınırlı.  Yeni evlerine kavuşmanın sevincini yaşayan Rana ve Emad her şeyden habersiz mutlu yaşamalarını sürdürürken bir gün kadının eski müdavimlerinden biri Rana evdeyken gelir, Rana’ya saldırır. Filmin burası Ferhadinin en çok sevdiği belirsizlik oluşturma mantığına uygun düzenlenmiş. Bu sahneyle birlikte film belirsizliklerin doruğuna ulaşır. Filmin ilk 30 dakikasında eski kiracıyla ilgi öğrendiklerimizle ilgili kafamızda belirginleşen en kuvvetli ihtimal kadının görüştüğü erkeklerden birinin Rana saldırdığıdır. Rana geçirdiği bu travmanın etkisiyle yaşadıkları tam olarak anlatamaz, anlatmak istemez.  Ferhadi filmleriyle ününü pekiştiren ve oyunculuk kariyerinin zirvesine ulaşan Shahab Hossein, Emad rolü başarılıyla canlandırıyor, iyi bir tiyatrocu olmakla beraber  iyi bir öğretmen olduğunu da inandığımız Emad, eşinin yaşadığı bu olayı başlangıçta bir basit bir hırsızlık gibi düşünse de öğrendikleriyle karısının ne yaşadığını anlar.  Polise gitmek ister ama Rana bu durumun polise taşınmasını istemez.  Her şeyi unutmaya ve yeni bir ev bulma konusunda anlaşırlar. Ama Rana yaşadıklarının “korkunçluğu” karşısında çok kötü bir haldedir. Her şeyin farkında olan Emad ise resmi mercilere taşınmayan bu olayı tek başına çözmeye karar verir. Adamın kaçarken bıraktığı kamyonetten başlayarak onun izini sürer ve nihayetinde potansiyel şüpheli kamyonetin sahibi Majid’dir.  Biz izleyiciler tam Majid’in  suçlu olduğuna karar verirken, kazın ayağının aslında öyle olmadığını, suçlunun Majid’in kayınpederi olacak  “zavallı, yaşlı, hasta” görünümlü adam olduğu gerçeğiyle karşılaşırız.  Emad’ın bir dedektif gibi tüm izleri birleştirerek suçlunun karşısındaki adam olduğunu anlaması ise biz Batılı sinema algısıyla yetişmiş kuşak için eli öpülesi bir adam tipinin işlediği suç bizde soğuk duş etkisi uyandırıyor. Suç, her kim işlemiş olursa olsun affedilemeyecek kadar kötüdür Emad’ın bakış açısına göre, adam madem resmi olarak cezalandırılamayacak öyleyse onun yaptıklarını teşhir ederek onu toplumun gözünde küçük düşürmek ölümden daha beter olacaktır.  Emad adamı eski evin dolaplarından birine kapatarak yaşamına döner. Tiyatro oyunun final sahnesiyle beraber paralel devam eden kurgular sonlanır. Tüm dikkat filme yönelir.  Adam kendinden geçmiştir, onu ölmekten kurtaran çift ne yapacaklarını bilmezler, Rana adamı affetmeyi düşünür, Emad ise suçlunun cezalandırılması gerektiğini ve hayatının anlamı olan Rana’ya zarar veren bu adamdan intikam alma hırsıyla doludur. Burada Ferhadi filmlerinin başat özelliklerinden saydığım ikilemler belirginleşiyor.  Biz izleyiciler  adalet bir şekilde tecelli etmesiyle yanıp tutuşurken  Rana, Emad’a adamı bırakmadığı taktirde ilişkilerinin biteceği tehdidiyle adamın yaptıklarını anlatmaz. Onu odalardan birine çağırarak bir tokat atar, kendi utancında boğulması için de eve bıraktığı eşyaları da bir poşete atarak verir.  Adam ailesiyle aşağı inerken tekrar fenalaşır ve merdivenlerde kalbi durur. Biz seyirci için  beklenmeyen final olsa da Doğunun kaderci anlayışını özetleyen eden bulur sözünü söyleyerek bir nebze de olsa rahatlarız.  Film son sahnesinde paramparça halde Rana ve Emad  yine Satıcının Ölümünü sergilemek için hazırlanırlar.

Genel olarak film kadının otoritelerce(Din, toplum, çevre, adalet sistemi) bırakıldığı kabullenişe ve erkeğin kadının koruyucusu olarak hak arayışıyla kurgulanmıştır(Satıcın Ölümü oyunuyla benzerlikleriyle kişiler, nesneler ve eylemler üzerindedir). Filmin ana kurgusu için de ise özellikle temsil edilen oyunun sansür kurulu tarafından sansürlemesi oyuncuların sansür uygulaması neticesinde düştükleri gülünç durum da görülür. Ayrıca Emad ‘ın okula aldığı kitapların gençlere uygun olmadığını haber veren okul müdürü de sansür bir başka biçimi gösterir.  Filmin bir bölümde bahsedilen ve gösterilen İnek filmi ise Yeni Dalga İran sinemasının başlangıcı olduğu düşünülürse Ferhadi’nin bu ekolün takipçilerinden biri olduğunun ve geleneği önemsediğinin açık kanıtı olarak alabiliriz.  Filmin en önemli özelliği ilk başta hemen çözülebilecek gibi olmaması, sanki herkes kendi bakışından haklı, örneği Emad’la özleşmeye çalışırken bir bakıyoruz intikam hırsıyla dolu bir Emad var karşımızda; yaşlı adama acıyoruz, suçun işleyen yaşlı adam. Ferhadi ana akım sinemasın özdeşmesine ve dolasıyla bir tür arınmaya karşı. Bunun yerine bizlere çok yönlü düşünmeyi salık veriyor, bence Ferhadi sinemasının Avrupa’da Amerika’da karşılık görmesinin nedeni onları maddeci yaşamlarına, hukuk sistemine göre felsefi bir derinliği olmasıdır. Orta Doğu insanı için film zaten sıradan bir olayı andırıyor ve mutlaka cezalandırılması gereken bir suç var ortada ama Ferhadi’nin takdire şayan yönü filmi Satıcın Ölümü’yle sentezleyerek kendi değerlerimizi, kendimizi,  toplumu, adaleti, suçu, cezayı sorgulamamızı sağlayan güçlü bir hikaye kurgulamasıdır. Her şeyin hızlıca tüketildiği bir çağda bence kolay kolay tüketilmeyecek bir sinemanın da artık ana akıma karşı bir zafer kazandığını söylemek mümkün.

Görsel: Film afişi